21 Temmuz 2012 Cumartesi

serbest düşüş



Ya sana dünyanın neresine gidersen git özleyeceğin biri olduğumu söylersem... Ya sana sadece bana gülümsediğini görebilmek için millerce yol katedebileceğimi söylersem... Sen gülümseyeceksin ve ben sonra evime döneceğim o kadar ! Şimdi senkendini geriye doğru bırakıp ''yakala beni'' diyorsun. Kendini benden kopardığın anı da sevdiğini biliyorum. Yaşanmış o anı özlediğini ve yaşanmamışları özlediğimi bildiğini biliyorum... Bunları bilmesem düşmanı olurdum ruhunun, kendimi kurban ederdim. Ama yapamam çünkü senin gerçeğin bu değil. Ve gerçek şu ki, bugün değil. Sadece gülüşünü görmek için milyonlarca mil yol katedebilirim. Bir gün belki. Ama bugün değil. Sanırım bu yüzden kaybolma sırası bende... Artık bende.

19 Temmuz 2012 Perşembe

LYME




    Kaynar sular dökülsün üzerimize. Hala çözülmemiş yerlerimiz var.

    Yazacak hiçbir şeyim olmadığını yazmak istiyorum. Bir noktadan sonra, eğer o noktaya vardıysanız yazacak hiçbir şeyiniz kalmıyor. İşte ben o noktada dönüp duruyorum kendi etrafımda. Kendi etrafımda ve senin etrafında... Senin etrafında… Senin. Etrafın. Bu yaşamın bir dengesi olduğuna inanmıyorum. Zamanın varlığına da. Kendi varlığıma da… Senin varlığına da… Varlığı bana ne ile açıklayabilirsiniz? Beni bırakın, ben yokum. Var olduğunuzu iddia ettiğiniz anda, tam o anda kendinize kendinizi nasıl açıklıyorsunuz ? Ben bunun için yazıyordum. Bunun ‘çin ! Artık kalmadı bir anlamı. Her fırsatta görüyorum o bardağın olmadığını. Sizin onun dolu ya da boş tarafı ile hayatı perişan ettiğiniz faciasına gülüyorum örneğin. Artık beni güldüren tek şey bu. Beni güldüren şeyi bırakın, benim gülümseyişim yok aslında. Peki sizi güldüren şeyler nedir ? Frenler… Yerçekimi… Tahrip olan hiçbir şeyle ölçülmemeli zaman. Gerçek matematiğe henüz kimse ulaşamadı. Ve kimse ona ulaşacak kadar uzun yaşamayacak. Bunu buradan görüyorum. Doğru biçim… Ortak reaksiyon… Sınıflandırmak ! Duyguları. Yoksulluğu. Seni. Beni. Bu mutfağı… Titreyen yerlerimi kesip atacağım ve ayakuçlarım üzerinde birkaç santim daha yükselip dudaklarına asılacağım. Dudaklarının varlığını ancak bu şekilde kanıtlayabilirim kendime. Çünkü benim dudaklarım varsa senin dudakların da vardır diyor zihnim bana. Fakat ben yokluğum konusunda ısrarcıysam. Israrcı ve oldukça sersem ! Senin dudakların da yok demektir… Hiç karmaşık değil aslında. Bak şimdi, bir trafik kazasına aşık olmak diyorum buna. Bunu anlamak için tırlara sarılıyorum. Bunu anlamak için otobanlara uzanıyorum otobanlaraaaaa. Keyfimden değil fakat keyifli oluyor böyle bağırınca. Kendi sesimi duymamak ödümü koparmıyor artık. Memnuniyetsizim. Daimi bir memnuniyetsizliği zihnimin merkezi halinde yaşatıyor ve yaşadığım her anın tepesine çıkmak için onu merdiven olarak kullanıyorum. Seni sevdiğim adam olarak son sürat kullanıyorum. Küllük kullanıyorum. King Crimson kullanıyorum. Rahatla. İlerideki virajda karşımıza çıkan ilk aracın altına gireceğiz. Bu bize biraz olsun iyi gelecek. İçim var olan ve olmayan her şeyi alacak kadar geniş. Benim acımın tek tanımı bu. Anlıyorsun… Şimdilik.
   Bir şeye şiddetle inanmamanın en ciddi inanış şekli olduğunu kavradığım bir gecenin içine doğru ilerliyorum. Kitapları bulduğunuz güne tükürüyorum. Takvimleri bulduğunuz güne tükürüyorum. Karbon isteyen tanrılara... Ulu orta bağıran aşklarınıza… Açlığınıza… Bağlanmaya olan açlığınıza tükürüyorum. Tükürmeyi iyi biliyorum. Bir zamanlar’la başlayıp pek çok ıvır zıvırdan söz edebilirim. Tükenmişliğin verdiği güçten ve sevgi sözcüklerinin gramajından… Fakat inanmıyorum. Yalnızca susma’ya sadık bir kadın olarak yazılanlara, çizilenlere, söylenenlere   i n a n m ı y o r u m. Dünya borsalarına, evrensel dillere, çiçeklere, tinere, efsanelere, göğün altına ve yerin üstüne sıkışmış olan hiçbir şeye inanmıyorum. Frenlerimin patladığı ani kıyametleri biliyorum. Gündüz ve gece tanıktır buna. Fakat onlara da inanmıyorum. Ne siyaha tam olarak inanabilirsiniz ne de beyaza. İnançsızlar ancak inançsızlığına tutunarak kalırlar hayatta. Eğer cinsiyetsizseniz ve sizi de bir yandan dolduran ve diğer yandan boşaltan musluklar mevcutsa bu daha da mümkündür.

   Dilerim kendi ayalarınızın dibi dışında bir başka yere düşmezsiniz…


-
Elif Yaren

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Ambivalance


Neden bu uzun yılların; kilo verdiği, uykusuz kaldığı, sokaklara dahi gülümsemenin kahredici yanılgısının her yeni günde sindirmeye çalışıldığı karanlığın ardından sökmek için can atıyor şafak ? Öğretildiğimiz ve eğitildiğimiz gerçekleri niçin tehdit ediyor bugün ? Niçin düne benzemiyoruz ? Konuş. Neden tüm o yaygarayı, hurdaları, yiten şarkıların kaportalarını, ezberlenen hayallerin ukala tavırlarını, tüm o çirkinliği taşımakta usta iken kalbim; bugünü yormak ve yorumlamak korkunç güzel... Sorular soru bile etmiyorken üstelik. Kendime bir şeyleri hatırlatır gibi sıkıyorum kalbimi, yerinden söküyorum kornişleri, kapı eşiklerini, kilitleri, kilitleri, kilitleri... Ve gevşiyor aniden göğsüm. Gevşiyor asfaltlar, kalem tutan parmaklardan akıyor kan, akacak kan durmuyor damarda, esniyor ağzımız cümlelerin başında. Cümleler daha başından göstermiyor sonunu. Cümlelerin sonu olmadığından mı kavramlar ayrılıyor sana bana ? 

Bakıyorum, gövdemde aniden uzanıyor bir merdiven. Bir merdiven daha önce dayanmamıştı hiçbir boğaza, böylesine güzel, böylesine uzun ve tırmanılmaya aç. Cümleler kendiliğinden devriliyor. Ben hiçbir şey yapmıyorum pazartesileri, hiçbir şey yapmıyorum mutfak masaları, hiçbir şey yapmıyorum kültablaları, hiçbir şey yapmıyorum balkon demirleri, hiçbir şey yapmıyorum silah sesleri ! Hiçbir şey yapmıyordum ben, ortadan ikiye ayrılan gövdem... 


Ben şimdi dünyayı bir küfür gibi dilinin üstünde döndüren bir ağza meyilliyim. Kuşkusuz biraz sinirli, biraz ve en az siz kadar delirmeye meyilliyim. Kuşkusuz kuşkularım damağıma yapışmışken sadece bir hakaretten ibaretim ve kendimi uzay boşluğuna tükürebilirim. 


İbret alınacak cinsiyetsizliğimi de ağzıma alıp benzin istasyonları ve kamyon şoförleriyle öpüşeceğim. Kahrolun denge yoksunları, kahrolun polis tutanakları, kahrolun kanatsızlar, kahrolun çelik yelekler ve kahrolun bomba imha ekipleri... Asıl şimdi yana doğru eğiliyor dünya, yanında bir cenneti bir de cehennemi... 


...

26 Mayıs 2012 Cumartesi

Vaporous

     Artık yüzünün tamamına oturan o bakışı tanıyorum. Seni bakışından ve gülüşünden tanıyorum. Sesinden ve ellerinden. Göğüs kafesindeki mağaradan. Ve günahlarımızdan. Kökleri dünyanın çekirdeğine dek uzanmış uzun bir korkuyu hiçbir fikrin olmadan nasıl sökebildiğini ben biliyorum. Devirdiğimiz gökdelenler diyorum, dehşet güzeldi. Keşke, keşke hareket edebilseydim. Şimdi düşebilseydim şuraya. Ve buraya. Ve oraya. Bu kaygan gökyüzünde parçalanmayı dilerdim. Ruhunda ve dudaklarında asılı kalma isteğim, başka her şeyi imkansız kılıyor sevgilim.  





28 Nisan 2012 Cumartesi

stop crying your heart out

Hüznün insan ruhu üzerinde yaptığı basınç kişiyi başka bir boyuta çıkarıyor. O boyutta artık hiçbir şey eskisi gibi değil..

eskiyorum


kendimi eğilip yerden toplayamayacak kadar yoğun ağrılı ağzıma kadar aşkla dolu oluşum beni yeri doldurulamayacak bir yokluğa yerleştiriyor. ılık bir anımsamayla dağılıp parçalara ayrılıyorum. yüzümde saçlarını tarayan sancıların ifadesiziliği neden bu kadar zarif duruyor ? 
içimde milyarlarca rüzgar gülü... sönmüyorum. 

hiç ve sonsuza dek


O hayal için binlerce kez daha havaya uçmaya değmez mi ? 

Artık her şeyin tadı kolonya gibi.