Gökyüzüne fener salıyorlar, buna inanabiliyor musun ? Japon feneri, gidenleri geçmişte bırakmanın sembolüdür. Ama alın size şaşırtıcı bir haber: biz japon değiliz ! Bu yas tutma saçmalıklarından bıktım. Sanki mum yakmak her şeyi yoluna koyacakmış gibi ! Ya da dua etmek... Ya da ''hayat kaldığı yerden devem ediyor''muş gibi davranmak. Ne diyeceğini biliyorum: ''bunlar kendini iyi hissetmeni sağlayacak elif''... Ne kadar iyi hissettirecek ? Bir dakika için mi ? Bir gün ? Ne fark ediyor ki. Çünkü sonunda birini kaybettiğinde hiçbir mum, hiçbir dua, o kişiden geriye kalanın sadece hayatında bıraktığı boşluk olduğu gerçeğini değiştirmeyecek. Ve de bir mermer.
...
20 Ekim 2012 Cumartesi
1 Ağustos 2012 Çarşamba
PLACEBO
‘’Size aşktan
bahsetmeyeceğim.’’
Hemen her gece bir rüya
görüyorum. Bunları kabus olarak adlandırmak bana doğru gelmiyor. Gündelik
yaşantımda günü değil bilinç altımdaki dünyayı yaşadığım gerçeğini ele alacak
olursam yaşattığım iki ben’den bahsedeceğimi inkar edemem. Uykumda girdiğim
rüyalar hep yollar üzerine kuruludur. Daima bir yerden diğerine giderken
izlerim kendimi. Tanımadığım ya da tanımak üzere olduğum yüzleri yanımda
bulurum, bana eşlik ederler. Bundan hoşlanırım. Fakat zaman ilerledikçe içinde
olduğum araba, otobüs, vapur, tren, uçak… Onlar daima fizik kurallarını alt üst
ederek varlığımı yok etmeye çalışırlar. Havaya uçarlar, karşıdan gelen diğer
otobüse çarparlar, batarlar, raydan çıkarlar ya da yere çakılırlar. Her
felaketi an be an yaşatır bana rüyalarım. Uyandığımda bu yüzden yorgun uyanırım
ve birbiri ardına sıralanmış felaketlerden her zaman sağ çıkarım. Geriye
yalnızca kalp çarpıntısı kalır. Kalıcı kalp çarpıntıları… Bunu gözlerim açıkken
yaşadığım hayata entegre etmeye çalıştığımda ise hala bocalarım.
Bazen bu kadar güçlü bir
kadın olmaktan nefret ediyorum. Son sürat karşımdaki duvara çarptığımda kendimi
parçalarıma ayrılmış bulmayı dilediğim zamanlar çok sık çıkıyor karşıma. Fakat
olmuyor… Hep o ‘’en büyük’’ acı hatırlatır kendini ve durup şöyle dersin
‘’neden canım hiç yanmıyor?’’ işte bu soru cevabıyla beni hem kanatları altında
yaşatan hem de tedirgin eden tek şey. Tezer Özlü demiştir ki ‘’yaşama sevincini
insan ilişkilerinden alan insanlar…’’ bu cümlenin gerisini net olarak
hatırlayamıyorum. Fakat yaşama sevincimi insan ilişkilerimden almayı bıraktığımda
yaşım 14’tü… İnsanlara olan inancımı elime bir makas alıp doğradım. Yalan
söylemek, oyun oynamak, duygu denen zırvalıkları sömürmek konusunda oldukça
iyiydim. Yaşım büyüdükçe ben de büyüdüm mü bilemiyorum fakat bu konularda
ustalaştığımı görüyordum karşımdaki kırık aynada. Bu tür meziyetlere sahipseniz
karşınızdaki aynanın kırık olup olmadığını önemsemeyecek kadar çaresizsiniz
demektir. Önemli olan ne derece ileri gidebileceğiniz, kaç bin fitte artık
aşağı inmek isteyeceğinizi bulmanız, ibreyi patlatana dek gaza basmanızdır… Bu
husustaki verileri elde edene dek durmazsınız. Ben de durmadım. Durduğumda ise
sahtekarlığa, riyaya, basitliğe, soysuzluğa, namussuzluğa, peygamberlere, kire,
pisliğe, açlığa doymuştum. Bugün bunlara doyamayan süzgeç ruhlara gülüyorum.
Onlar suyu akıtıp pisliği tutarlar yukarıda. Anlatabiliyor muyum? Açıkçası
Tezer’i anlamak konulu serbest çalışmalarımda iyi bir başarı elde edemedim
çünkü özümde hala çamura ve çamurlulara kafa tutmadan duramayan o küçük kız
saçlarını taramakla meşgul… ''Lütfen üzerinize alınmayın''.
Kendimi kaptırdığım çamurlu
oyunlar ve güç savaşları bundan birkaç sene önce ruhumun hasarlı yerlerinden
kafamın içine sızan hasta bir adam sebebiyle son buldu. Durdum. Hayır,
kesinlikle aşktan bahsetmiyorum. Durdum. Sözünü ettiğim adamın bana bahşettiği
şey aşk’ların asla ulaşamayacağı ikiliklerin toplamıydı. Birkaç sene öncesiydi,
orada durdum: Işığın ve gölgenin en görkemlisi… Gürültülerin ve suskuların en sağır
edicisi… Soğuğun ve sıcağın en şiddetlisi… Birkaç sene öncesiydi; sahip olduğum
tüm organlar, kemiklerimle, ruhumla birlikte yumuşayıp birbirine karıştı; hüzün
ve delilikle yoğruldu; yeni bir vücut, ten, zihin, sınırsız bir gökyüzü kazandı…
Ta ki ‘’O yok olana dek’’… Birkaç sene öncesiydi işte, Tanrı’nın onu bana verip
ardından da söke söke benden geri almasına anlam veremediğim günlerde
çıldırmanın eşiğine yaslanıp milyon tane sigara yaktım. Çıldırmanın eşiği beni
olduğum kadından koparıp bambaşka birine dönüştürdüğünde Tanrı’nın planının
tıkır tıkır işlediğini fark ettim. Tanrı diyorum… Benim tanrım sizinkiyle
kesinlikle aynı değil! Bu konuda anlaşalım… Farkındalıklarım beni olmam gereken
kadına her gün daha da yaklaştırırken Tanrı’yı affettiğim sanılmasın. Onunla
aramdaki mesele mabetlerden, kitaplardan, ibadetlerden hayli üstün bir soruna
dayanmaktadır. Yine de birbirimizi çok sevdiğimizden emin olarak dinliyorum
ilahileri… Bazen savaşmak sevişmekten çok daha gerçek ve güçlü bir bağı koyar
ortaya.
İnsanların benden aldıkları
şeyleri düşünmek istediğimde hiçbir şey bulamıyorum. Asıl benim onlara
verdiklerim kayda değer hüzünler düşürüyor mimiklerime. Saçlarımın arasında,
dudaklarımın kenarında, gözlerimin kıyısında, boynumdaki uzun yolda pek çok isimle
karşılaşabilirsiniz. Fakat gözlerimdeki altın haleleri göz bebeğime yerleştiren
isimle olan hikayem asla sona ermeyecektir. Bunu bir tek Tanrı bilir. Kendi
kendime kafa tutacak kadar cesur ve mecburum, görüyorsunuz… 23 yaşında bir
kadınım. Ciddiye alınacak bir yeteneğim yok. Çok uzun süredir yalan
söylemiyorum. Bir süre önce biriktirdiğim tüm patlayıcıları, ateşli silahları,
miğferimi ve kurşunlarımı birkaç ucuz yalana sattım. İnandığım değerlerin yok
olacağını bile bile onların yakasını asla bırakmayacağımı biliyordum. Çünkü son
gazla girdiğim yoldan artistik bir U dönüşü yapıp dönmek o yolun sonunda
dımdızlak kalmaktan çok daha aşağılık gelir bana. ‘’Til Enda’’ İzlandacada
‘’Sonuna Kadar’’ anlamına gelir. Bazen de kullanıldığı yere göre ‘’Son Vermek
İçin’’ anlamı kazanır. Bu beni nasıl kullandığınıza bağlıdır. Elbette eğer ben
izin verirsem… Şunu söylemeden edemem; benim size verdiklerim ya da sizin
benden aldığınızı sandıklarınız beni sizden daha cesur yapıyor, daha saf, daha
akışkan, çok daha tehlikeli…
‘’Güç…’’
Güç, dünya üzerinde kaç
milyar insan varsa herkesin bir şekilde sahip olmak istediği şeydir. Bazıları
bunun karın tokluğundan geçtiğini söyler, bazıları paradan, bazıları
uyuşturucudan, bazıları aşktan, bazıları seksten, bazıları dualardan… Ben gücün
üzülmekten geçtiğini savunanlardanım. Belki de bunu savunan tek kişiyim… Eğer
küçükken yeterince üzülmüşseniz o noktadan aşağı indiğinizde karşınıza çıkan
kimse sizi üzemez. Eğer yeterince üzüldüyseniz ve bunun üzerine hayatla çok sık
sohbet ettiyseniz karşınıza sizi üzmek için çıkan çaresiz ruhlar sizden tek bir
söz işitemez. Eğer üzülmeye değer bir hikayeniz varsa size tavsiyem çok sağlam
bir şekilde dibe vurmanızdır. Yalnızca bir defa! Dibe vurun ve oradan çıkmak
için çabalamayın. Çünkü bir gün size kimsenin hiçbir şey yapamadığını
gördüğünüzde acının bir kaldırma kuvveti olduğunu fark edeceksiniz. İşte güç
benim ruhumun sınırları içinde budur. Kim bana ne yapabilir? Fiyakalı bir
mutsuzluk verecek kadar yakışıklı bir kalbe kim sahip? Kendime mutluluk
dilemiyorum, tıpkı kimseye mutluluk bahşetmediğim gibi… Fakat biraz üzüntü
isterim. Bu güzel olur. Beni üzecek kadar geniş bir gövdeye sahip, kalbime
hüzün dökecek kadar deli bir ruha sahip arsız birini alabilirim içime… İşte bu
bana yaşadığımı hissettirir.
Eğer benim gibi yeterince
güçlüysen sana benzeyen insanlara seni üzmeleri için şans verirsin… Ve onlara
bağışladığın bu şansı kullanamayacak kadar, seni üzecek kifayete sahip
olamayacak kadar zayıf olduklarını gördüğünde; bu kalbini kırmaz. Bırak
girsinler yaşamına, kalbine, yatağına, gözlerine, gamzelerine, saçlarına,
yollarına… Bu sana hiçbir şey kaybettirmez. Bu seni yalnızca haklı çıkarır.
Başından beri bildiğin doğruları kanıtlar. Olman gereken kişiye daha fazla
yaklaştığını anlatır sana bu. Bu seni yalnızlaştırmaz, gürültülü kılar… Ve ben
sanki, yüzyıllardır süre gelen gürültüme bağımlıyım. İçime eklediğim her yeni
gürültüde kendime bir kez daha hayranım. Birkaç ucuz yalana sattığım bombalara,
çelik yeleğe, silahlara ve yedek kurşunlara artık ihtiyacım yok. Hiç birini
özlemiyor ve istemiyorum. Onlar olmadan da kırılmaz, dökülmez, parçalamaz,
yanmaz ve yapışmaz olduğumu kanıtladım kalbime ve Tanrı’nın benden geri aldığı
o sarışın fotoğrafa… İşte bu yüzden ben cehennemde cayır cayır yandıktan sonra
cennete gidip orayı cehenneme çevirecek tek kadınım. Bu bahsettiklerim ‘’hiçbir
şeye’’ tekabül ediyor. Ve doğruyu söylemek gerekirse günümüzde sahip olduğumuz
‘’hiçbir şey’’ ‘’her şeye’’ denk düşüyor.
Siz de benim gibi hiçbir şeyseniz,
her şeysiniz demektir.
Afiyet olsun…
Elif Yaren
23 Temmuz 2012 Pazartesi
''Öldüğü gün hatırlayanlardan nefret ederim ama unutamadığım bir şey var.''
Geçen sene bugün sanıyorum ki bu saatlerde Ege’ye kıyısı olan herhangi bir beldenin herhangi bir otogarında bulunan ve herhangi bir firmaya ait olan herhangi bir yazıhanede elimdeki biletin üzerinde yazan saatin gelmesini bekliyordum. Gitmek için can attığım şehir Edirne’ydi. Edirne… Yıl 2011 ise aylardan temmuzsa ve ben Edirne’ye kaçıyorsam mutlaka hiçbir şey yolunda gitmiyordur, bineceğim otobüs hariç…
Tüm yolu otobüsün penceresinden yolları izleyerek geçirdim. Hiçbir şey dinlemiyordum hiçbir şey okumuyordum. Yaptığım tek şey taptığım kaosun içinden nasıl sağ çıkabileceğimi düşünmek ve asla bir sonuca varamamaktı. Sonuca gidememeye tapıyordum. O otobüste benim kadar üzgün bir başka insan aradım, bulamadım. Eğer bir otobüse üzgün bindiyseniz üzgün inmek zorundasınızdır, yol bunu değiştirecek güçte değildir. Çağlar öncesini yazmaya çalışıyormuşum gibi zorlanıyorum şimdi… Önce Amy’nin ölüm haberini okudum. Ne hissettiğimi ifade edemeyeceğim fakat onun ölümü topladığım her şeyi dağıtmama sebep oldu. Telefondaki adam beni sevdiğini söylüyordu. Telefondaki adam Amy’e olanların kendisinin başına gelmeyeceğini tekrarlıyordu. Telefondaki adam bana bunu yaşatmayacağına söz veriyordu. Telefondaki adam benim için hayatta kalacağına yemin ediyordu. Beni girdiğim şoktan çıkarmaya çalışıyordu nefes almadan sıraladığı cümlelerle… O gün vardı telefondaki adam, telefondaydı. Ben telefonu donmuş olan zihnimle bıraktıktan sonra; onun beni ayakta tutabilmek adına kurduğu cümlelerin ağırlığına dayanamayıp iğneye sarılacağını biliyordum. Ben otobüsteydim, yollar beni bir yere götürüyordu ama nereye ? Donmuş olan zihnim bildiklerimle ve unuttuklarımla birlikte sıvıya dönüşerek bir şırınganın içine doldu, yol aldı onun damarlarına doğru… Telefonu, beni, Amy’i, beni kurtarmak adına kurduğu her cümleyi enzimlerine ayırdı adam. Parçalandım iliklerime varana dek. Söküldüm. Çözündüm. Buharlaşmıştım. Otobüsten indiğimde vardığım yerin Edirne olduğunu fark ettim. Bir taksi çevirip doğruca evime girdim. Soyunup yatağıma girdim. Yatağımda uykuya girdim. O gün uyandığımda, onun hala hayatta olacağı bir dünyaya gözlerimi açacağıma öyle inandırdım ki kendimi, hala uykumda zaman zaman tebessüm etmemin sebebi bu inançtır…
Bugün; Amy’nin ve bu bahsettiğim anımın yıldönümü.
Bugün; Amy yok… O adam da…
Elif Yaren
22 Temmuz 2012 Pazar
21 Temmuz 2012 Cumartesi
serbest düşüş
Ya sana dünyanın neresine gidersen git özleyeceğin biri olduğumu söylersem... Ya sana sadece bana gülümsediğini görebilmek için millerce yol katedebileceğimi söylersem... Sen gülümseyeceksin ve ben sonra evime döneceğim o kadar ! Şimdi senkendini geriye doğru bırakıp ''yakala beni'' diyorsun. Kendini benden kopardığın anı da sevdiğini biliyorum. Yaşanmış o anı özlediğini ve yaşanmamışları özlediğimi bildiğini biliyorum... Bunları bilmesem düşmanı olurdum ruhunun, kendimi kurban ederdim. Ama yapamam çünkü senin gerçeğin bu değil. Ve gerçek şu ki, bugün değil. Sadece gülüşünü görmek için milyonlarca mil yol katedebilirim. Bir gün belki. Ama bugün değil. Sanırım bu yüzden kaybolma sırası bende... Artık bende.
19 Temmuz 2012 Perşembe
LYME
Kaynar sular
dökülsün üzerimize. Hala çözülmemiş yerlerimiz var.
Yazacak hiçbir
şeyim olmadığını yazmak istiyorum. Bir noktadan sonra, eğer o noktaya
vardıysanız yazacak hiçbir şeyiniz kalmıyor. İşte ben o noktada dönüp duruyorum
kendi etrafımda. Kendi etrafımda ve senin etrafında... Senin etrafında… Senin.
Etrafın. Bu yaşamın bir dengesi olduğuna inanmıyorum. Zamanın varlığına da.
Kendi varlığıma da… Senin varlığına da… Varlığı bana ne ile açıklayabilirsiniz?
Beni bırakın, ben yokum. Var olduğunuzu iddia ettiğiniz anda, tam o anda
kendinize kendinizi nasıl açıklıyorsunuz ? Ben bunun için yazıyordum.
Bunun ‘çin ! Artık kalmadı bir anlamı. Her fırsatta görüyorum o bardağın
olmadığını. Sizin onun dolu ya da boş tarafı ile hayatı perişan ettiğiniz faciasına
gülüyorum örneğin. Artık beni güldüren tek şey bu. Beni güldüren şeyi bırakın,
benim gülümseyişim yok aslında. Peki sizi güldüren şeyler nedir ? Frenler…
Yerçekimi… Tahrip olan hiçbir şeyle ölçülmemeli zaman. Gerçek matematiğe henüz
kimse ulaşamadı. Ve kimse ona ulaşacak kadar uzun yaşamayacak. Bunu buradan
görüyorum. Doğru biçim… Ortak reaksiyon… Sınıflandırmak ! Duyguları.
Yoksulluğu. Seni. Beni. Bu mutfağı… Titreyen yerlerimi kesip atacağım ve ayakuçlarım
üzerinde birkaç santim daha yükselip dudaklarına asılacağım. Dudaklarının
varlığını ancak bu şekilde kanıtlayabilirim kendime. Çünkü benim dudaklarım
varsa senin dudakların da vardır diyor zihnim bana. Fakat ben yokluğum
konusunda ısrarcıysam. Israrcı ve oldukça sersem ! Senin dudakların da yok
demektir… Hiç karmaşık değil aslında. Bak şimdi, bir trafik kazasına aşık olmak
diyorum buna. Bunu anlamak için tırlara sarılıyorum. Bunu anlamak için otobanlara
uzanıyorum otobanlaraaaaa. Keyfimden değil fakat keyifli oluyor böyle
bağırınca. Kendi sesimi duymamak ödümü koparmıyor artık. Memnuniyetsizim. Daimi
bir memnuniyetsizliği zihnimin merkezi halinde yaşatıyor ve yaşadığım her anın
tepesine çıkmak için onu merdiven olarak kullanıyorum. Seni sevdiğim adam
olarak son sürat kullanıyorum. Küllük kullanıyorum. King Crimson kullanıyorum.
Rahatla. İlerideki virajda karşımıza çıkan ilk aracın altına gireceğiz. Bu bize
biraz olsun iyi gelecek. İçim var olan ve olmayan her şeyi alacak kadar geniş.
Benim acımın tek tanımı bu. Anlıyorsun… Şimdilik.
Bir şeye şiddetle
inanmamanın en ciddi inanış şekli olduğunu kavradığım bir gecenin içine doğru ilerliyorum. Kitapları bulduğunuz güne tükürüyorum. Takvimleri bulduğunuz güne
tükürüyorum. Karbon isteyen tanrılara... Ulu orta bağıran aşklarınıza… Açlığınıza…
Bağlanmaya olan açlığınıza tükürüyorum. Tükürmeyi iyi biliyorum. Bir zamanlar’la
başlayıp pek çok ıvır zıvırdan söz edebilirim. Tükenmişliğin verdiği güçten ve
sevgi sözcüklerinin gramajından… Fakat inanmıyorum. Yalnızca susma’ya sadık bir
kadın olarak yazılanlara, çizilenlere, söylenenlere i n a n m ı y o r u m. Dünya borsalarına, evrensel
dillere, çiçeklere, tinere, efsanelere, göğün altına ve yerin üstüne sıkışmış
olan hiçbir şeye inanmıyorum. Frenlerimin patladığı ani kıyametleri biliyorum. Gündüz
ve gece tanıktır buna. Fakat onlara da inanmıyorum. Ne siyaha tam olarak
inanabilirsiniz ne de beyaza. İnançsızlar ancak inançsızlığına tutunarak
kalırlar hayatta. Eğer cinsiyetsizseniz ve sizi de bir yandan dolduran ve diğer
yandan boşaltan musluklar mevcutsa bu daha da mümkündür.
Dilerim kendi
ayalarınızın dibi dışında bir başka yere düşmezsiniz…
-
Elif Yaren
28 Mayıs 2012 Pazartesi
Ambivalance
Bakıyorum, gövdemde aniden uzanıyor bir merdiven. Bir merdiven daha önce dayanmamıştı hiçbir boğaza, böylesine güzel, böylesine uzun ve tırmanılmaya aç. Cümleler kendiliğinden devriliyor. Ben hiçbir şey yapmıyorum pazartesileri, hiçbir şey yapmıyorum mutfak masaları, hiçbir şey yapmıyorum kültablaları, hiçbir şey yapmıyorum balkon demirleri, hiçbir şey yapmıyorum silah sesleri ! Hiçbir şey yapmıyordum ben, ortadan ikiye ayrılan gövdem...
Ben şimdi dünyayı bir küfür gibi dilinin üstünde döndüren bir ağza meyilliyim. Kuşkusuz biraz sinirli, biraz ve en az siz kadar delirmeye meyilliyim. Kuşkusuz kuşkularım damağıma yapışmışken sadece bir hakaretten ibaretim ve kendimi uzay boşluğuna tükürebilirim.
İbret alınacak cinsiyetsizliğimi de ağzıma alıp benzin istasyonları ve kamyon şoförleriyle öpüşeceğim. Kahrolun denge yoksunları, kahrolun polis tutanakları, kahrolun kanatsızlar, kahrolun çelik yelekler ve kahrolun bomba imha ekipleri... Asıl şimdi yana doğru eğiliyor dünya, yanında bir cenneti bir de cehennemi...
...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





